Son zamanlarda yeni insanlarla tanıştığımızda çoğumuzun yaşadığı duygular arasında belki de en zorlayıcı olanı güven meselesi. Bazılarımız karşısındakine hızla bağlanıp güvenebilirken, bazılarının güvenini kazanmak zaman ve sabır gerektirir.
Peki bu fark nereden geliyor?
Erikson’un psikososyal gelişim kuramı tam da bu noktada devreye giriyor. Güvenle ilgili yaşadığımız zorluklar yalnızca sadece bugünkü ilişkilerimizin bir sonucu mu yoksa çok daha çocukluğun deneyimlerine mi uzanıyor?
Bu yazımda, güven problemini Erikson’un temel güven ve güvensizlik evresi üzerinden ele alarak, psikodinamik bir perspektifle biraz daha derinlemesine incelemek istiyorum.
Erikson'a göre güven duygusu daha yaşamın ilk yıllarında belirlenir. Çocuğun ihtiyaçları karşılanıyor mu? Çocuğa bakım veren kişi duygusal yakınlık kurabiliyor mu, gibi sorular devreye girer. Burada amaç çocuğa mükemmel bir bakım vermek değil, ihtiyacını görebilmektir. Aslında kilit nokta çocuğa karşı bakımda tutarlı davranabilmektir. Bir gün çocuğu ilgiye boğduktan sonra ertesi gün ortadan kaybolan anne, çocukta güvensizlik duygusu yaratır. Çünkü annenin hep orada olacağı kesin değildir, duygular tutarsızdır.
Çocuklukta kurulan bu ilk ilişki biçimi, ilerleyen yıllarda insanlara ne kadar yakın durduğumuzu ya da ne kadar temkinli olduğumuzu etkiler. Psikanalitik açıdan güven duygusu, çocuğun bakımverenle kurduğu erken ilişkinin iç dünyada bıraktığı izlerle şekillenir. Bebek için bakımveren yalnızca dışarıdaki bir kişi değil, aynı zamanda dünyanın ne kadar güvenli olduğuna dair ilk temsildir. Bakımın tutarlı ve duygusal olarak erişilebilir olduğu durumlarda çocuk, ihtiyaç duyduğunda bir karşılık bulacağına dair içsel bir güven geliştirir.
Buna karşılık, tutarsız ya da öngörülemez bakım deneyimleri, çocuğun dünyayı belirsiz ve kontrol edilemez olarak algılamasına yol açabilir. Bu algı bilinçdışı düzeyde içselleştirilir ve ilerleyen yıllarda ilişkilerde güven kurma biçimini etkilemeye devam eder.
Buraya kadar biraz kuramsal bir çerçeve çizmiş olsam da, aslında sözünü ettiğimiz bu dinamikler günlük hayatımızda hep var olan duygulara karşılık geliyor. Güven duygusu o kadar temel bir ihtiyaç ki, karşılanmadığında ilişkilerimizde zorlanmalar yaşamamız kaçınılmaz oluyor. Kimi zaman kaybetmekten korktuğumuz insanlara gereğinden fazla fedakâr davranıp kendimizden veriyoruz; kimi zaman ise tam tersine, kendimize kalın bir kabuk örüp kimseyi içeri almıyoruz. Bu iki tutum birbirinin zıttı gibi görünse de, altında yatan duygular oldukça benzer.
Günlük hayatta bu zorlanmalar çoğu zaman çok tanıdık anlarla kendini gösterir. Atılan bir mesaja geç gelen cevap, saatlerce zihni meşgul edebilir; “Bir şey mi oldu?”, “Yanlış bir şey mi söyledim?” soruları hızla devreye girer. Bazı ilişkilerde kişi, terk edilme ihtimaline karşı daha fazla vermeye, daha fazla uyum sağlamaya çalışır. Kendi sınırlarını geri plana atmak, bir tür güvence arayışına dönüşür. Bazı durumlarda ise bunun tam tersi yaşanır. Kişi karşısındakini sürekli kontrol etme ihtiyacı hisseder; nerede olduğu, ne yaptığı, ne hissettiği netleşmeden rahatlayamaz. Bu kontrol hali çoğu zaman karşı tarafa güvensizlik gibi görünse de, aslında kişinin belirsizlikle baş etmekte zorlanmasının bir yansımasıdır. Yakınlık isterken aynı anda kaybetme ihtimaline karşı tetikte olmak, güvenle ilgili içsel bir gerilimi beraberinde getirir.
Psikanalitik açıdan bakıldığında, erken dönemde yeterince güvenlik duygusu deneyimleyememiş farklı kişilerin benzer içsel sorunlarla baş etmeye çalıştığını söylemek mümkün. “Hayatımdaki kişi beni olduğum halimle, beklentisiz bir şekilde kabul edebilir mi?” sorusu, pek çoğumuzun iç dünyasında zaman zaman kendini hatırlatır. İşte bu kuramlar, tam da bu tanıdık hisleri anlamlandırmamıza yardımcı olur.