Bazı insanlar için sakinlik rahatlatıcı değildir. Her şey yolundayken bile içten içe bir huzursuzluk hissi ortaya çıkar. Sanki bir şey olacakmış gibi… Bu durum çoğu zaman “neden böyleyim?” sorusunu beraberinde getirir. Aslında bu his, kişinin karakteriyle ya da şükretmeyi bilmemesiyle ilgili değildir. Beynin uzun süreli strese verdiği bir tepkidir.
Uzun süre stres altında yaşayan bir beyin, tetikte kalmaya alışır. Sorun çözmek, kontrol etmek, hazırlıklı olmak zamanla “normal” hâle gelir. Bu durumda sakinlik, beyin için alışılmadık bir duruma dönüşür. Beyin alışık olmadığı durumları güvenli olarak algılamakta zorlanır. Bu yüzden her şey sakinleştiğinde, “tehlike geçti” demek yerine “bir şeyleri kaçırıyor olabilir miyim?” sorusunu sormaya başlar. Bu duruma sürekli çevreyi kollama hâli eşlik eder.
Kişi farkında olmadan daha dikkatli, daha gergin ve daha hazır bekler. Gerçek bir tehdit yoktur ama beyin, geçmiş deneyimlerine dayanarak alarm vermeye devam eder. Bu yüzden bazı insanlar sorunlar azaldığında rahatlayamaz. Hatta tam tersi, huzursuzluk artar. Çünkü beyin, güvenliği sakinlikte değil, hareket hâlinde bulmayı öğrenmiştir. Beyin öğrenerek bu noktaya gelmiştir ve yine öğrenerek değişebilir. Sakinliği küçük dozlarda deneyimlemek, durmaya izin vermek ve iyi his geldiğinde onu bastırmamak, beynin zamanla bu durumu güvenli olarak kaydetmesini sağlar.
Bu süreç, bir anda “rahatlamayı başarmak” değil; beynin alarm sistemini yeniden eğitmekle ilgilidir. Sakin anlarda hemen bir şeylerle meşgul olma ihtiyacı hissetmek, aslında eski bir korunma stratejisidir. Bu anlara kısa da olsa alan açmak, beynin “tehlike yokken de hayatta kalabiliyorum” bilgisini öğrenmesine yardımcı olur. Zamanla beyin, sakinliği bir boşluk ya da risk değil; düzenlenme hâli olarak tanımaya başlar.